Wachowski Revolutions

Paylaş
lana-and-andy-wachowski

Wachowski Kardeşler imzalı Jupiter Yükseliyor vizyona girerken on beş yıl öncesine dönüp soruyoruz: Biz bu yönetmenleri Matrix döneminde abartmış olabilir miyiz?

Serdar Kökçeoğlu

Andy ve Lana Wachowski’nin Tom Tykwer ile beraber çektiği Bulut Atlası’nı (Cloud Atlas, 2012) izleyen bir sinema yazarı, film hakkında bolca hayal kırıklığı içeren düşüncelerini tek bir soruyla özetlemişti arkadaşlar arasında: “Biz Wachowski’leri Matrix döneminde çok mu abarttık acaba?” Olabilir, en azından tartışmaya değer. Ama bir gerçeği de unutmamak lazım; onların, sevdikleri popüler kültür ürünlerini ve önemsedikleri metinleri aksiyonun dozunu yüksek tutarak beyazperdeye uyarlamaktan başkaca bir gayeleri yoktu. Ama her adımı yönetilen stüdyo yönetmenleri gibi de değildiler. Akla hemen şu soru gelebilir: Yazının başlığı neden Matrix serisinin son filmini hatırlatır bir şekilde Wachowski Revolutions? Devrim bunların neresinde? Anlatalım.

Yönetmenlerin devrimleri kısaca üç maddede özetlenebilir. İlki, 90’larda ABD’de yükselişe geçen Uzakdoğu popüler kültürünü Batı’nın felsefi birikimiyle çarpıştırarak aşağı sanat/yukarı sanat tartışmalarına çok güzel bir tekme atmış olmaları. Onların kazanında Ghost in the Shell (Ghost in the Shell, 1995) ve Jean Baudrillard metinleri beraber kaynadı. Ciddi düşünürlerin pop filmlere başka bir gözle bakmasında etkili oldular. Gelelim ikinciye. Uyarlandığı çizgi romana göre biraz fragman gibi kalan V for Vendetta (V for Vendetta, 2005) ile 21. yüzyıl hacker kültürünün görsel bir kimlik kazanmasına yardımcı oldular. Üçüncüsü ise sinema dünyasına atılmış kuir bir tekme. Bildiğiniz gibi, yıllarca Wachowski Biraderler adıyla iş yaptıktan sonra Lana’nın cesur ve ilham verici kararıyla, tombul bir adam ve şık bir kadından oluşan bir ikiliye dönüştüler ve Wachowski Kardeşler adını aldılar. Girişi fazla uzatmadan kardeşlerin gençlik yıllarına uzanalım biraz. Chicago’da çizgi romanlarla, bilgisayar oyunlarıyla ve henüz yeni satın alınmış ciddi kitaplarla dolu bir odadayız. Burası Andy ve Larry Wachowski’nin küçük odası.

Yoksa Abarttık Mı?
Wachowski’ler dört kardeş. Anne hemşire, baba işadamı. İki kardeş okul yıllarında, okulun televizyon stüdyosunda ve sahnesinde takılıyorlar. Ama daha çok kamera arkasında, işin teknik taraflarında. Öyle parlak öğrenciler değiller; kendi köşesinde takılan dahi çocuk konsepti de uzak onlara. Arkadaşlarıyla ‘Dungeons & Dragons’ oynarlarmış. Lana (o zamanki adıyla Larry) Bard’a, Andy ise Boston’a, Emerson’a okumaya gidiyor. Fakat ikisi de bir süre sonra Chicago’ya geri dönüyor. Ev boyama işleriyle harçlık çıkarırken Marvel Comics’e hikâyeler yazmaya başlıyorlar. Bu yıllarda on numara geek olduklarını, kült animelerin ve Uzakdoğu dövüş filmlerinin VHS kasetlerini topladıklarını, buldukları her çizgi romanı neredeyse ezberleyerek okuduklarını tahmin etmek güç değil. Ancak çizgi roman yazarlığı onların teknik dehalarını ve metinleri konuşturma becerilerini gösterebilecekleri en uygun mecra değil; bu alanda kalmadıklarına sevinmek gerek belki de. ‘Evren kurucu’ olmadıklarını, özgün dünyalar yaratmadıklarını unutmamak gerekiyor.

Bu nedenle iyi ki ellerine Roger Corman’ın ucuz filmciliği anlatan kitabı geçmiş de, hem zenginlerin yamyamlar tarafından yenmesini anlatan ‘Carnivore’ isimli senaryoyu hem de Stallone ve Banderas’lı Suikast Çemberi’nin (Assassins, 1995) senaryosunu kaleme almışlar. Sonuç fiyasko olunca isimlerini jenerikten çıkarmaya çalışmış ama becerememişler. Bu başarısızlığın üzerine Chicago’ya geri dönmüşler. Andy inşaat malzemeleri satan bir dükkân açmış, Larry ise hayatı boyunca tamamlayamayacağı bir roman için enerji toplamak amacıyla puslu Chicago barlarında ölümüne içmeye başlamış. Hayatlarını böyle sürdürseler neler olurdu, hiç bilemeyeceğiz… Zira Wachowski’ler ortalama bir Hollywood filminde gözüken isimlerini temize çekmek için Matrix (The Matrix, 1999) adını taşıyacak devasa projelerini Warner Bros.’tan Joel Silver’a gösterdiler. Yapımcının okur okumaz, önündeki metni perdede görmek için korkunç bir arzu duymasıyla, Matrix ve ardıllarının önü açıldı. Arzu yaratabilmenin gücü!

Wachowski’ler hayalperest, orası kesin. Ama yapımcı Joel Silver değildi ve bu iki kardeşe büyük bütçeli bir bilimkurgu projesi teslim edecek kadar uçmuş da değildi. Araya Bound (Tuhaf İlişkiler, 1996) isimli, iki lezbiyen sevgilinin mafyanın parasıyla yeni bir hayata başlama çabalarını anlatan cool, erotik ve son derece şık çekilmiş bir ilk film girdi. Bound kurallarını erkeklerin koyduğu bir dünyada ayakta durabilmek için birbirinden çok farklı yollar seçmiş iki kadının aşk ve kurtuluş hikâyesiydi. İki kadından biri erkeklerin görmek istediği türde bir kadın olmayı seçmiş ve yeraltı dünyasından bir adamın metresi olmuştur. Diğeri ise erkeksiliğiyle, erkek işlerini tercih ederek var olmaktadır bu dünyada. Tehlikeli de olsa birlikte var olmayı seçtiklerinde, hayatları kanla kirlenmiş paraları temizleyerek geçen tehlikeli adamları peşlerine takarlar. Bound’un güzelliği, B-tipi hikâyelerin olağanüstü bir özenle yazılıp aşkla çekilebileceğini hatırlatmasında. Amerikan bağımsız sinemasının zirvede olduğu 90’larda bu şaşırtıcı değildi. Wachowski’ler stilize pulp anlayışıyla Coen Kardeşlere, sahnelere ekstra bir şıklık katan caz müziği ile Lynch’e ve özellikle de İkiz Tepeler’e (Twin Peaks, 1990-1991) selam çakıyorlardı. Filmin, bu dizinin estetize edilmiş bayağı sahnelerine çok şey borçlu olduğu söylenebilir. Aynı zamanda Tarantino’ya dişi bir cevap gibi de düşünülebilir tabii Bound. Lana’nın kuir kültürüne olan ilgisinden izler taşıdığını da kabul etmek lazım. Kardeşler filmin sıkı bir başlangıç olarak kabul edilmesinden sonra Matrix projesine asılırlar. Stüdyo burada yönetmenlerin “Ne, Keanu mu?” tarzı sorularına aldırış etmeden 90’larda Ted, Siddharta, Johnny Mnemonic ve Kevin Lomax rolleriyle izleyici karşısına çıkan Keanu Reeves’i Neo rolüyle Matrix evrenine katar. Fena bir katkı da değildir doğrusu.

Bir filmin önemini ya da ileride sinema tarihinde alacağı yeri en başta kestirebilmek mümkün olmayabiliyor. Bazen bir filmin değeri zamanında anlaşılmayabiliyor, tıpkı bir filmin değerinin zamanla azalabileceği gibi. Matrix’in kötü bir film olduğunu söyleyecek değiliz. Ama on beş yıl sonra bir daha değerlendirdiğimizde, tüm o –içinden disket çıkan bir kitapla da taçlandırılan– Jean Baudrillard göndermelerine, ‘Alice Harikalar Diyarında’dan mitolojiye onlarca edebî referansa, Uzakdoğu dövüş filmlerinden animelere uzanan sayısız kült filmin alttan alta sırıtmasına rağmen, Matrix son kertede mükemmel çekilmiş bir aksiyon filmi gibi duruyor. Şüphesiz, konformist hayatlarımızın bize robotlaşmak karşılığında sunulduğuna, baskıcı kurumlara karşı mücadele etmenin onuruna dair bir şeyler söylemeyi başarıyor. Wachowski’lerin yeraltına inerek mücadele eden kahramanlara duyduğu sevgiyi ileride V for Vendetta ve Bulut Atlası’nda da göreceğiz. Ama Matrix serisinin ilk filmi en az Bound kadar cool ve stilize bir sinema deneyimidir. Genellikle seriye zarar verenin ilk filmin gücünü tekrar edemeyen devam filmleri olduğunu düşünme eğilimindeyiz ama yönetmenlerin asıl amacının Uzakdoğu kökenli sıkı bir aksiyon gösterisi sunmak olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu nedenle serinin sinema tarihine katkısı, Baudrillard ve Philip K. Dick gibi düşünürlerin simülasyon ve gerçeklik gibi metinlerini Ghost in the Shell başta olmak üzere dönemin kült animelerinin temalarıyla birleştirmek ve içine şık Uzakdoğu koreografisi eklemekle sınırlıdır. Filmin görünüşteki zenginliğine en güçlü tekmeyi ise, gerçeklik ile hayalî evrenin ayrışmadığı üçüncü hapı sorgulayan Slavoj Žižek atar.

Alan Moore Nereye Kayboldu?
‘V for Vendetta’ grafik romanını yazan Alan Moore’un her zaman Wachowski’lerin örnek aldığı bir isim olduğunu düşünmüşümdür. Moore çizgi roman dünyası için ezber bozan hikâyeler anlatmayı sever ve bunu sadece küçük, bağımsız veya yeraltı ruhlu yayınevleri için yapmaz. Uluslararası bir markaya dönüşmüş yayınevleriyle de çalışır; üstelik bu yayınevlerinin biricik malzemesi olan fantastik hikâyelerle ve süper kahramanlarla uğraşır. Fakat bu uçan kaçan karelerin arkasında, tıpkı V maskesinin arkasındaki gibi bir felsefe vardır. Moore büyüyle, sihirle uğraşırken de, süper kahramanlık mevzularıyla uğraşırken de, tarihin karanlık sokaklarında gezinirken de anarşisttir. Popüler kültür kahramanlarını derinlere (hatta yeraltına) çeker; tıpkı Wachowski’lerin ilk filmlerinden beri yaptığı gibi. Peki Alan Moore, aslında hikâyesi, meselesi net gözüken V for Vendetta uyarlamasını neden beğenmedi? Aslında beğenmesi beklenemezdi zaten. Çünkü Moore kitaplarının filmleştirilmesine karşıdır; V for Vendetta’nın başında da adı bu nedenle yazmaz. Wachowski’lerin senaryosunu ve yapımını üstlendiği, yönetmenliğini James McTeigue’e verdiği proje büyük oranda kitaba sadık kalır fakat sinemacı kardeşlerin aksiyon merakı yüzünden kaynak hikâyenin felsefi tartışmaları bir kenara atılır. V ve sıradan hayatın içinden çekilerek bilinçlendirilen çırağı mücadelenin fitilini yakarlar ama finalde bir anda herkesin Guy Fawkes maskesiyle belirmesi gaza gelmiş kofti anarşistliğin daniskasıdır. Bu grafik enerjinin bir Adbusters dergisi tasarımından farkı yoktur. Peki olmalı mı? En azından Matrix’ten beri Wachowski’lerin derdinin ilerici rüzgârlardan faydalanan bir aksiyon yaratmak olduğunu biliyoruz. Bu açılardan Alan Moore’un projede yer almamış olmasını yadırgamamak lazım. Film hikâyeyi 80’lerden geleceğe taşıdığı için, metindeki 80’ler İngiltere’sine olan göndermelerin, Thatcher faşizmine dair eleştirilerin ortadan kaybolması doğal karşılanabilir ama kitabın asıl meselesi olan anarşizm-faşizm tartışmalarının kaybolması ciddi sıkıntıdır.

Öte yandan bir Anonymous gerçeği var: Günümüzün en güçlü hacker konseptlerinden, hareketlerinden biri olan Anonymous’un kimliğini aynı V for Vendetta’nın kahramanı gibi Guy Fawkes maskesiyle bulmasını filme bağlamak, kitaba büyük haksızlık olur. Ama bu kimliğin aslında çok geniş bir grubu temsil eden Anonymous’la anılmasında filmin popüler imajlarının etkisi olabilir. Sonuçta maskenin bir anarşist yeraltı ikonu olmasında filmin maskeyi geniş bir kitleye tanıtmasının da payı var. Bugün Google’a “Gezi Direnişi” yazıp görsellere tıkladığımızda, karşımıza çıkan görseller arasında Guy Fawkes/V maskesi takan direnişçilere rastlıyoruz. V for Vendetta’nın kaynak kitabın tartışmalarını dışlayan ama onun anarşist ruhunu olmasa da elektriğini iyi yansıtan bir film olduğu söylenebilir. 21. yüzyıl online ve offline kitlesel hareketleri içinde ilginç bir yeri olacağına şüphe yok.

Sınır İhlalinin Güzelliği
Wachowski’ler 2008 yılında yönetmenliğini üstlendikleri Hızlı Yarışçı (Speed Racer, 2008) ile oyun odalarına geri döner ve gençleri hedefleyen bir senaryo ve estetikle karşımıza çıkarlar. Belki kahramanlık vurgusu açısından Hızlı Yarışçı ile yönetmenlerin önceki filmleri arasında bir bağ kurulabilir ama zorlamaya da gerek yok. Matrix’te, V for Vendetta’da görsel efektlerin yüzeysel de olsa bir amacı, bir felsefesi vardır; burada o da yoktur. Tarihler 2009’u gösterdiğinde ise Wachowski Kardeşler bir kez daha James McTeigue ile işbirliği yaparlar ama ortaya çıkan Ninjanın İntikamı’nın (Ninja Assassin, 2009) pek bir özelliği yoktur.

İlerleyen üç yılı hızlıca geçip 2012’ye geldiğimizde ise bizi bambaşka, oldukça ilgi çekici bir işbirliği karşılıyor. İki Wachowski ve Alman sinemasının önemli yönetmenlerinden Tom Tykwer, 2004 tarihli çılgın edebiyat ürünü ‘Bulut Atlası’nı sinema filmi hâline getirirler. Farklı dönemlerde geçen altı hikâyenin karakterlerini farklı rollerde karşımıza gelen az sayıda oyuncu canlandırır. Hikâyeler tür açısından zenginlik gösterir: Politik gerilim, kara mizah, distopik gerilim gibi türleri üç yönetmen ayrı ayrı sırtlar ve ortaya iletişim kurmanın, birlikte hareket etmenin ve korkusuzca sınırları, kuralları ihlal etmenin önemine dair duygusal hikâyeler çıkar. Bulut Atlası’nda yönetmenlik becerisi üst düzeydedir. Farklı türlerdeki hikâyeler harika bir kurguyla birleştirilmiş etkileyici bir yekpare hikâyeyi andırırlar. Fakat yönetmenlerin çok sevdiği kişisel kahramanlık ve cesaret hikâyesi zaman zaman ortaya bir ‘new age’ estetiği çıkarır. Yani işin plastik yönünü bir yana bırakırsak, izlediğimiz uzun, upuzun metraj bir ‘kişisel gelişim’ filmidir. Hikâyeler, uyanık yayıncının absürd macerası dışında, son derece düzdür, klişelere sırtını yaslar. Sinemacılar hikâyelerin en didaktik anlarını uç uca ekleyip bayağılık seviyesinde duygusal mesajlar vermekten çekinmez. Filmin muhafazakârlık karşıtı mesajlar içerdiği yanlış değildir belki ama bunu incelikli yollardan yapmadığı kesindir.

Yazının başındaki soruya geri dönelim. Biz bu yönetmenleri Matrix döneminde gereğinden çok abartmış olabilir miyiz? Gördüğünüz gibi Neo’nun gözlerimizin önünde ilk defa belirdiği 1999 yılından bugüne geçen on beş yıl içinde Wachowski Kardeşler sinema tarihi açısından önemli sayılabilecek bir filmografi ortaya koymayı başaramadılar. Ama yine aynı noktaya geliyoruz: Belki de düşündüğümüz kadar iddialı değillerdi. Yazının başında da söylediğimiz gibi iki teknik kafalı çocuk sinema efektlerini güncellemek ve bunları bir felsefeye oturtmak istediler belki sadece. Doğrusu bunu yaptılar; kutsal kitapları, mitolojiyi ve postmodern felsefeleri birleştirip onlardan aldıkları ucu teknik bir beceriyle, loş kült filmlerden ve animelerden gelen diğer uca bağladılar. Yangın filan da çıkmadı, işledi bu. Bizler gibi sıradan hayatlar yaşayan kişilerin dünyayı dönüştürme gücünü sevdiler. Kofti mofti de olsa anarşist uyanışları, direnişleri önemsediler. Belki her şey bir imaj, en fazla şık bir aksiyondu ama onları ciddiye alan birileri, maskelerine göz kırparak 21. yüzyılın en büyük hacker hareketini başlattılar. Yazıya iddialı bir başlık attığımızdan dolayı “nerede devrim?” diyor olabilirsiniz. Cevabı, Wachowski Biraderler adı altında geek bir erkek evladı olarak filmler çekerken, bedenin sınırları olmadığını hatırlatarak arzuladığı cinsiyete geçen Lana Wachowski’nin cesur kararı verdi. İnsan Hakları Kampanyası’nın (HRC) Görünürlük Ödülü’ne layık görüldüğü toplantıda yaptığı konuşmada belki de filmlerinden daha güçlü bir kahraman, bir LGBTİ kahramanı yarattı Lana. Konuşmasının finali filmlerindeki kahramanları da hatırlatıyordu: “Eğer ben de bir başkası için böyle bir kişi [kendisine ilham veren öğretmeni Bay Henderson’dan bahsediyor] olabilirsem, özel yaşamımı feda etmemin bir anlamı olabilir. Ayrıca biliyorum ki karımdan, ailemden ve arkadaşlarımdan aldığım cesaret, güç ve sevgi olmasaydı da bugün burada olamazdım. Ve böylece kendi fiziksel varlığımda cisimleşen, onlardan aldığım sevgiyi, İnsan Hakları Kampanyası’nın başlattığı bu projeye yönlendiriyorum ki bu odada hayal ettiğimiz dünyadan başka odalara, bugüne kadar hayal bile edilemeyen başka dünyalara erişim sağlanabilsin.” 1

NOT
1 Konuşmanın İngilizce tam metni için: <goo.gl/NTK6rb>

Paylaş