Yaratıcı Provokasyon: Želimir Žilnik

Paylaş

zelimir-zilnik9. Documentarist İstanbul Belgesel Günleri‘nde toplu gösterimi düzenlenecek olan Želimir Žilnik ’in sinema serüveni sosyalist Yugoslavya’dan günümüz Sırbistan’ına uzanıyor. Her dönem ve rejimde sansürle boğuşan Žilnik’in provokatif filmleriyle tanışmak için iyi bir fırsat.

Necati Sönmez

Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar Avrupa’nın güneydoğusunda kocaman bir ülke varmış. Bu ülkenin entelektüel toprağı sinemacı yetiştirme bakımından pek verimliymiş, hatta Avrupa’daki en üretken film endüstrilerinden birine sahipmiş. Gel zaman git zaman, ülke dağılmaya başlamış ve yarım yüzyılı dolduramadan tarihe karışmış. Yerini etnik kimlikler üzerine inşa edilen ülkeciklere bırakmış. Bir zamanlar adına Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti denilen bu ülkenin parçalanmasının ardından sinemasının adı pek anılmaz olmuş.

Yugoslavya sineması basitçe, onu oluşturan etno-ulusal sinemaların aritmetik toplamından ibaret miydi? Elbette değildi, tıpkı Sovyet sineması gibi bundan daha fazlasıydı ve o filmlerin etnik aidiyeti, ulusal gözlüklerin gösterdiğinden çok daha karmaşıktı. Bugün Sırp sineması, Hırvat sineması, Sloven sineması, Bosna sineması demek dile kolay ama bu sinemaların tarihsel köklerini tespit etmek ciddi bir ‘uzmanlık’ gerektiriyor. Bu yeni ülkelerin sinema otoriteleri (eleştirmen, araştırmacı ve tarihçileri) Yugoslavya sinemasını basit bir cerrahi operasyonla şimdiki sınırlara uygun etnik bileşenlerine ayırabileceklerine inanmak istiyor. Ne var ki mesela bu sinemanın son büyük yıldızı Emir Kusturica, operasyonu yapanların elinde kalıyor. Saraybosna’da doğup büyümüş fakat burayla tüm bağlarını koparmış olan yönetmeni Bosna sinemasına yamamak ne kadar zorlama ise –hele koskoca Saraybosna Film Festivali’nin bugüne kadar tek bir Kusturica filmini dahi programına almadığı dikkate alınırsa– Vikipedi’nin yaptığı gibi onu Sırp yönetmen ilan etmek de o kadar absürd.

Želimir Žilnik’e lafı getirmeden önce böyle bir giriş yaparken, niyetim kimilerinin Titostaljiya adını taktığı bir Tito nostaljisi estirmek değil. Sadece bu kayıp ülkeye Eski Yugoslavya deyip geçmenin rahatlığına karşın, sinemasını –ve daha genel olarak kültürel mirasını– pasta dilimleri gibi bölüşmeye çalışmanın abesle iştigal olduğunun altını çizmek. Bir küçük parantez daha açarak, Yugoslavya sinemasının kabaca iki ana akımdan oluştuğunu; birinin Mila Turajlic’in Cinema Comunisto adlı belgeselinde çok güzel anlattığı, resmî ideolojinin dogmalarını yeniden üreten partizan filmlerinden, diğerinin ise bunlara mesafeli duran bağımsız/muhalif filmlerden oluştuğunu, bu yazıda Yugoslav sineması derken kastedilenin ikincisi olduğunu ekleyelim.

Her Daim Kara Film
Yüzüncü yılı yazık ki hiçbir zaman kutlanamayacak Yugoslavya sinemasının en verimli yönetmenlerinden olan, 1969’da Rani Radovi’yle Berlin’de kazandığı Altın Ayı’ya rağmen ülkesi dışında fazla tanınmayan Želimir Žilnik, işte bu zengin sinemasal mirasa büyük katkı yapmış isimlerden biri. Kimi kaynaklar onu ‘Sırp yönetmen’ olarak tanıtsa da bu tür etnik sınıflandırmalara gelemeyen bir kökene sahip. İkisi de aktif komünist olan Sloven bir babayla Sırp bir anneden, bir Nazi toplama kampında doğmuş; henüz üç aylıkken annesi aynı kampta Nazilerce öldürülmüş, babası da iki yıl sonra Sırp faşistler (Çetnikler) tarafından işkence edilerek katledilmiş, dolayısıyla öksüz büyümüş, aldığı hukuk eğitiminin ardından –ki bu eğitim ona sonradan sansüre karşı kendini mahkemede savunma becerisi kazandıracaktır– 60’ların sonunda başladığı film yönetmenliğini bugüne kadar aktif olarak sürdürmüş zinde bir sinemacı.

İlk uzun metrajlı filmi Rani Radovi (Early Works), Karl Marx’ın erken dönem yapıtlarına gönderme yapan isminden başlayarak, devlet destekli partizan filmi klişesine ironik bir yanıt olarak da alınabilir: 1968’de Belgrad’daki öğrenci eylemlerine katılan bir grup genç, gündelik hayatın küçük burjuva alışkanlıklarına sırtını dönerek sosyalizm idealini yaymak ve ‘işçilere bilinç aşılamak’ amacıyla kırsal alanlara, fabrikalara yollanır ve olaylar gelişir… Diyalogları baştan aşağı Marx ve Engels’in yazılarından alıntılanan film, sosyalist teori ile pratik arasındaki uçurumu yansıtan eleştirel radikalizmi, acımasız mizahıyla sinemada yeni bir kuşağın miladını muştularken, dönem eleştirmenleri üzerinde tesir gücü yüksek bir bomba etkisi yaratır.

Dušan Makavejev ve Saša Petrović’in de aralarında bulunduğu bu kuşağın sinemasının Kara Dalga (Black Wave) olarak anılmasını da bu filme borçluyuz. Akımın isim babası, Rani Radovi’yi karalamak üzere ‘Kara Dalga Sinemamızda!’ başlıklı bir eleştiri kaleme alan bağnaz bir eleştirmenden başkası değildi. Žilnik ve arkadaşları, bu makaleden başlayarak medyada pek çok saldırıya maruz kalırlar, ama yollarından dönmek bir yana, kısa süre sonra Makavejev’den W.R: Organizmanın Sırları gibi daha da provokatif bir film çıkagelir.

Jean Rouch ve Chris Marker’ın izinden giden Žilnik, kuşağının diğer isimlerine göre belgesele daha yakın durarak, kurmaca ile belgeselin sınırlarında gezinen olağanüstü küçük filmler yapar. İlk filmleri olan 1967 yapımı Žurnal o Omladini na Selu Zimi ve Pioniri Maleni’de karakterler, kendilerini canlandıran birer oyuncu gibidir. 1971 yapımı Crni Film’de sokaktan topladığı evsizleri birkaç gün evinde ağırlar ve onlarla barınma sorunlarına nasıl çözüm bulunacağını tartışır. Hepsi de yaklaşık 15-20 dakika uzunluğundaki bu filmlerin içeriği de biçimi kadar kışkırtıcıdır.

Schengen Kalesi
Žilnik 70’lerin ortalarında Almanya’ya yerleşir, kamerasını daha çok Avrupa’daki mültecilere çevirir. Özellikle Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ‘sınır’ meselesine odaklanır. Birkaç filmlik Kenedi serisinde, habire mekân değiştiren aynı karakteri (Kenedi adlı bir Roman) birkaç sene arayla çeşitli ülkelerde takip eder. 2001’de çektiği Tvrđava Evropa’da, sınırları aşmaya çalışan bir aileyle birlikte, Avrupa’nın etrafına örülen Schengen isimli ‘kale surlarını’ görüntülemeye çalışır.

Belgeselle kurmacayı yaratıcı biçimde harmanlayan filmlerinden biri olan 2009 yapımı Stara Škola Kapitalizma Belgrad sokaklarında gösteri yapan işçilerin görüntüsüyle başlar; bir grubun siyasi tartışmasını filme çeken yönetmen, onları sorunlarına dair bir film yapmaya ikna eder; böylece belgesel karakterleri bir anda oyuncuya dönüşür. İlk filmlerinden birinin çocuk oyuncusuyla yıllar sonraki karşılaşmasını anlatan Pirika na Filmu, aynı şekilde kurmaca-belgesel dansını en iyi yapan filmlerden biri.

Çoğu zaman düşük bütçelerle aralıksız biçimde çalışan Žilnik’in son yarım yüzyılda sırasıyla sosyalist Yugoslavya’da, Almanya’da, iç savaş Yugoslavya’sında ve Sırbistan’da çektiği kısalı-uzunlu filmler, onu hem ülkesinin hem de Avrupa’nın sosyopolitik dönüşümünün vakanüvisi kılmıştır bir bakıma. Elbette yaptığı, vakaları basitçe kaydetmekten ibaret değil; bu sene başında Berlin’de gerçekleştirilen retrospektifinin başlığındaki gibi, asıl işi “yaratıcı provokasyon”.

Žilnik’in 56. Selanik Film Festivali’ndeki sinema dersinde ve söyleşilerinde altını çizdiği bir noktayı aktararak bitireyim: Sıkça sansürle boğuşmak durumunda kaldığı Eski Yugoslavya’da daha kolay film yaptığını, şimdiki ekonomik sansürün çok daha ağır olduğunu söylediğinde, doğrusu çok şaşırmadık. Böyle olduğunu aşağı yukarı herkes kabul ediyor gibiydi. Hayır, bu da Titostaljiya değildi; Tito’ya dair bir yargıdan ziyade, bugüne dair acı bir saptama sadece.

 

Paylaş