Zero Dark Thirty: Arzuladığın Aslında Nedir?

Paylaş
zero-dark-thirty

MURAT TIRPAN

9 Ekim 1967’de, Amerikalıların eğittiği Bolivyalı birlik La Higuera yakınlarında girdiği çatışmada üç kişiyi öldürür. Bu milislerden biri de Che Guevara’dır. Onu öldürenler bir türlü ele geçirdikleri bu kişinin kimliğinden emin olamazlar. Kimlik tespiti için cenazenin her iki eli bileğinden kesilir ve Arjantin’den çağrılan iki uzman parmak izlerini inceler. Yine cesedin üzerinde ele geçirilen günlükteki el yazılarının Guevara’ya ait olduğunu ispat için Arjantinli bir el yazısı uzmanı çağrılır. Bu emin olamama hali, yetkililerin söz konusu ‘başarısı’ başka türlü tescillenemeyeceği için önemlidir. Sonunda, Che’yi ele geçirdiklerini kamuoyuna gösterebilmek için fotoğrafçı Freddy Alborta’yı çağırırlar. Ertesi gün Alborta, Guevara’nın gözleri ve pantolonunun üst düğmesi açık, belden yukarısı ve ayakları çıplak ünlü fotoğrafını çeker. Aslında katilleri, onu öldürdüklerine bir türlü inanamamaktadır, sadece başkalarını değil kendilerini de ikna etmenin bir aracıdır o fotoğraf. Tıpkı bugünlerde önümüze özenle servis edilen Kathryn Bigelow filmi Zero Dark Thirty’nin Usame Bin Ladin’in öldürülmesini tescil etmeye çalışması gibi: “Evet zor oldu ama biz onu öldürdük; öldürdük değil mi?”

Filmde, CIA ajanları Usame Bin Ladin’in saklandığı evi tespit ettikten sonra yaptıkları toplantıda başkanlarının “o olduğuna ne kadar eminsiniz” sorusuna “yüzde yüz eminiz” şeklinde cevap veremezler. Onu ele geçirmeyi çok istemekte, ancak –başka seferlerde olduğu gibi– yanılmaktan korkmaktadırlar. Özne daima bir şeyi arzuladığını bilir, tarif de eder ama bunun gerçekliğinden asla emin olamaz. Ajanlardan biri daha önce Irak’taki kitle imha silahları için yüzde yüz emin oldukları sözünün nasıl yanlış çıktığını hatırlatır. ABD’nin içinde bulunduğu durum ilksel bir eksiklik halidir ve bu eksiklik kendi kimliğini düşmanlarıyla tarif eder. Bu düşmanlar birer arzu nesnesi haline gelirler ve tatmini mümkün olmayan bir nesneye duyulan arzu şiddete kadar varan sonuçlara yol açar. Tıpkı kitle imha silahlarının asla ele geçirilemeyecek Lacancı bir obje petit a olması gibi Bin Ladin de ABD için uzun süre bu anlama gelmiştir. İmkânsız bir nesneye duyulan bu arzu nedeniyle özne sürekli olarak o nesneyi elde edebileceğini tekrarlar durur.

Filmde Jessica Chastain’in oynadığı Maya adlı ajan bu belirsizliği yok etmek adına konumlanmıştır ve her durumda bizi doğru adamın peşinde olduğumuza ve sonunda onu yakalayacağımıza inandırmaya çalışır. Anlatıda sadece Maya ile özdeşleşilmelidir ve diğer tüm yan özdeşleşmeler boştur. Maya Amerika’dır, Biz Maya’yızdır, Amerika bizizdir. Tüm film rahatlıkla kadın ajan ve arzu nesnesini elde etme hikâyesi şeklinde okunabilir. Maya’nın dönüşe geçerken gözlerinden dökülen yaşlar arzu nesnesinin ele geçirilişinin, ajanın tatmininin, Amerika’nın katarsisinin gözyaşlarıdır. Bigelow, Bin Ladin’i yani arzu nesnesini bize çok göstermez –neredeyse hiç, sadece bir bakış– ama önemli olan Maya’nın tatmininin özenle görselleştirilmesidir. Zero Dark Thirty’nin tüm meselesi bu tatminin gösterilmesidir. Bu anlamda öznenin arzu nesnesinin peşinde koşmasının, bu süreçte yaşananların anlatıldığı ve tatmin gözyaşlarıyla biten film aslında fazlasıyla müstehcendir. Birbirine benzer bir sürü sahnenin uzun uzun, yakından ‘gösterilmesi’ tam da bu yüzdendir.

BİPOLAR AMERİKA
Maya’nın Bin Ladin’i bulma uğraşı obsesyon düzeyindedir. Görevi boyunca hangi başarılara imza attığını soran yöneticisine verdiği cevap bütün işinin gücünün bu adamı bulmak olduğudur. Ancak süreç uzadıkça (10 yıl) CIA birçok zayiat verecek ve tatmin ertelenecektir. Bu anlamda Afganistan ve Irak’taki başarısızlıklar filmde yanlış hedeflerin peşine düşen CIA’in kaybettiği iki adamına tekabül eder. Bu yanlış hamlelere rağmen arayışını sonuna kadar sürdüren Maya amirlerine rağmen bildiğini okuyup ipuçlarının peşine düşer ve “nihayet” Bin Ladin ele geçirilir. Oysa saplantılı Maya yerine son zamanların ilginç dizisi Homeland’in kadın ajanı Carrie Mathison’ı tercih etmek gerek. Çünkü orada dizi, Carrie’nin kişiliğinde düşmanın kimliğine dair tartışmalara girişmektedir. Acaba gizemli Nicholas Brody bir terörist midir, yoksa zaten zihinsel sorunları da olan Carrie’nin bir kurgusu mudur her şey? Bu anlamda Homeland düşmanın kim olduğu meselesinin üzerine giderek, bir katarsis sunmaktan ziyade önümüze tartışmalı sorular atar. Bu karşılaştırmada ilginç ama işlevsel bir benzetmeye başvurursak, Zero Dark Thirty bir FPS (First Person Shooter) oyununa benzer, bu tür oyunlarda olduğu gibi tek bir hedefiniz vardır ve o hedefi elde etmek dışında yan yollara sapamaz, doğrusal ilerlemenizi bozamazsınız. Öte yandan Homeland bir RPG (Role Playing Game) gibidir, kendinizi bazen teröristin, bazen bir askerin yerine koyabilirsiniz, aksiyonlarınızın farklı sonuçları vardır ve oyunun ilerleyişi verdiğiniz yanıtlara bağlıdır. Zero Dark Thirty bizi gerçeğin peşinde koştuğuna inandırmaya çalışırken Homeland’in meselesi ABD’nin temel karakteristiklerinden biriyle, paranoyayla uğraşmaktır. Bipolar olan sadece Carrie’nin kendisi değildir, bizatihi Amerika’dır.

Film gündeme geldiğinden beri tartışılan, işkencenin gösterilmesi ve onaylanması meselesiyle pek de ilgilenmiyorum (filmde zaten işkencenin bazen gerekli olabileceği fikri açıkça mevcut) çünkü burada daha önemli olan insan avının teşhiridir. Bunu, insanlık tarihinde ancak yüzyılda bir gerçekleşebilecek bir olay olarak sunmanın kibridir. Bu kibir yönetmenin “göstermek onaylamak değildir” şeklindeki açıklamalarında da alttan alta kendini gösteriyor. Elbette “kameranın durduğu yer ahlaki bir meseledir” diyen Godard geliyor akla. Kamerayı kendi tatmininize çevirmenizin böbürlenmekten başka bir anlamı yoktur ve bu bütün psikoloji kitaplarının yazacağı gibi kendine güvensizliğin göstergesinden başka bir şey değildir. Gerçeği tüm çetrefilliğinden soyutlayıp basit bir bilgisayar oyunu mantığına bürümek, onaylamak bir yana eksilterek tarif etmeye çalışmak zaten başlı başına ideolojiktir. Göstermeye çalışırken aldığınız pozisyon kadrajınızın anlamını ortaya çıkarır. Alborta’nın da Che’nin ölümünü fotoğraflarken onayladığını hiç sanmıyorum. Ama o, yetkililerin istediğini yaparken ortaya Che’yi ölümsüzleştiren ikonik fotoğraflardan birini daha çıkarmamış mıydı?

Sonunda ele geçirildiğini bildiğimiz Bin Ladin’in yakalanmasını izlemenin nesi çekici olabilir? Bariz olanı izlemenin nesi bizi tahrik eder ki? Çünkü burada en büyük sürprizin beklentilerimizin tam anlamıyla gerçekleştirilmesiyle elde edildiği bir durum söz konusudur. Freud’un dürtü olarak nitelendirdiği, gerçekte olanın istekle örtüştüğü alandan ziyade yarılmış bir öznenin (Maya/ABD), beklentisi arzu tarafından sakatlanmış bir öznenin tatminidir filmin sonundaki: “Bin Ladin’in yakalanacağını biliyorum, ama yine de buna tam olarak inanamıyorum.” Gerçekte var olmuş olanın bilgisiyle arzu alanının tekinsiz inancının karşılaşması. Baskına giden grubun operasyon sonrasındaki yüzlerine bakın. Her şeyin neredeyse sükûnetle karşılanması, zafer çığlıklarının atılmaması, yönetmeninin deyimiyle bu ‘epik’ filmin üslup olarak pek de epik olmayan bir şekilde bitmesi, boş bir gösterenin ele geçirilmesiyle mi ilgili?

Filmde her şey bittikten sonra eve dönmek üzere büyük bir kargo uçağına tek başına binen Maya’nın döktüğü gözyaşlarına dönelim. Yönetmenin katarsisi amaçladığı belli ama yine de sonunda istediğini elde etmiş bu kadın size hiç rahatlamış gibi geliyor mu? Maya’nın obje petit a’sı Bin Ladin’i filmde pek göremememiz, ona gerçek bir bakış atmamamız, bu gösterenin boşluğundan. Ceset torbasını açıp bakan Maya’yı görürüz ama onun gözünden Bin Ladin’i asla. Bu yüzden, Bin Ladin’in yakalamanın mutluluğundan değil, aksine hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyor olmaktan kaynaklanıyor olamaz mı döktüğü gözyaşları? Arzunun asla tatmin edilemezliğine denk düşmez mi kargo uçağının boşluğu? Bu bağlamda Zero Dark Thirty’nin gerçeği tanıklıklar yoluyla bize aktararak teröre karşı mücadelenin gerekliliğini düzgünce yansıttığı iddiası, arzunun ideolojisine yenik düşer. Ayrıca zaten sinemanın asıl ifade gücü, doğrudan mimetik kapasitesinde değil, tam da bu kapasite sayesinde temsil ile gerçeklik arasında yaratabildiği gerilim ilişkisinde saklı değil midir?

Paylaş